Bir Yorum

Bir Yorum

Milletimizin toplumsal yaşamında çok önemli bir yeri olan ahlaki ve kültürel değerlerimizin olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu değerlere sahip çıkmak,  onları yaşamak,  yaşatmak herkesin üzerine düşen bir görevdir. Sahip olduğumuz bu değerlerin yaşanması ve yaşatılmasıyla,  geçmişten geleceğe daha umutlu ve güvenli bakabilir,  bunları kaybettiğimiz zaman,  geçmişi geleceğe bağlayan en temel bağları da koparmış oluruz.

Günümüzde,  özel yaşamımızda olduğu gibi sosyal,  toplumsal,  ekonomik ve kültürel hayatımızda sürekli bir erozyon yaşıyoruz. Kültürel ve psikolojik tahlillerini yapmıyor,  geçmiş günlerin,  kaybolan yılların fikir muhasebesini yeterince tutmuyoruz.

Sevgi,  saygı,  hoşgörü ve yardımlaşma duyguları,  komşuluk,  aile ve akraba ilişkileri,  sabır, şükür, ahde vefa gibi kavramlar,  toplum hayatımızda var olan, ama zaman içersinde kaybolmaya yüz tutmuş bulunan ahlaki değerlerimizdir. Bu kavramlar hayatı anlamlı kılan,  yaşamı güzelleştiren, var olduğu yere huzur veren, mutluluk getiren kavramlardır.Bunlardan sevgi ve saygının varlığında huzur, yokluğunda ise hüzün yaşarız. Millet olarak “ Yaratılanı, yaratandan ötürü sevmek “ anlayışına sahibiz. Bu değerleri kaybetmekle, bizleri hayata bağlayan güçlü bir bağı kopardığımızın farkında bile değiliz.

Kişi önce kendisini sevmeli, hayatı sevmeli, yaratanı, sonra yaratılanı sevmelidir. Bizi biz yapan moral değerlerimiz zayıflayıp, kaybolmakta, bu değerlerin yerine insanımızı mutlu edecek bir şeyler koyamadığımız için toplum bir boşluğa sürüklenmektedir. Ahlak ve kültür değerlerimizin kaybedilmesi, bu güzel dünyamızın yaşanılmaz, çekilmez bir hal almasına neden olmaktadır.

Kaybettiğimiz değerleri andıkça, hayatın güzelliklerini nasıl kaybettiğimizi daha iyi anlıyoruz. Örneğin kanaati kaybettik.Doymak bilmeyen maddi bir hırs’ın pençesine düştük. Ahde vefa yaşamımızın özü bilinir, söz senet kabul edilirdi. Bu duyguyu kaybettik ve senet dahi geçersiz oldu.

Haram-helal kavramlarını kaybettik. Amaçları için doğayı ve çevreyi yok eden, akarsu ve denizleri mahveden, ormanları katleden, yetim hakkı nedir bilmeyen yaptıklarından dolayı vicdan azabı duymayan insanların çoğaldığını görür olduk.

Otobüslerde genç ve çocukların, kendilerinden büyük hasta, hamile ve yaşlılara yer vermeleri doğal bir sorumluluk olarak kabul edilir, öyle davranılırdı. Bu düşünce zihinlere nakşedildiği için, çoğu zaman oturulmazdı. Oturulduğunda ise kalmak da bir görev bilinirdi. Günümüzde bu duyguyu kaybedenler, oturdukları koltuktan dışarı bakar, yapmacık uykuya dalar, hasta numarası yapar ya da görmezden geldikleri kişiler tarafından görülmediklerini sanırlar.

Bayramlarda büyüklerimizin ellerini öpmeyi bir görev bilir, ev de Anne ve Babamızın elini öptükten sonra komşuları dolaşırdık. Ve bunu zevkle yapardık. Bayramlarda bir tebrik kart’ı göndermek bile bize mutluluk verirdi. Kaybettiğimiz bu değerin boşluğunu şimdilerde telefon mesajları ile doldurmaya çalışıyoruz.

Öğretmen’e saygı, Anne Babaya saygı gibi kabul edilir, hatta Öğretmenin eline “ Eti senin, kemiği benim “ anlayışı ile teslim edilirdi çocuklarımız. Ama hiçbir Öğretmen de çocuğun etini kemiğinden ayırmamıştır.

Öğretmen’e olan saygısından dolayı çocuk, parmak kaldırıp, bildiğini söylemeye bile utanırdı.

Sokak ta görse selam vermeden geçmez, belki de Öğretmeni onu sokakta görmesin diye yolunu değiştirirdi.

Şimdi ise değer kaybı nedeniyle, Öğretmenin yolunu kesen, sınıfta Öğretmenini döven, sıra arkadaşını vuran öğrenciler görüyoruz.

Komşuluk ilişkilerimizin de apayrı bir önemi vardı.Komşuyu, komşunun külüne muhtaç bilir, onun aç olması halinde tok yatamayacağı bir inanç ve anlayışa sahipti insanımız.

Kaybettiğimiz bu değerler sebebiyle kalabalıklar içinde yalnızlaştığımızın maalesef farkında bile değiliz. Aynı apartman da yaşadığımız, aynı kapıyı, aynı asansörü ve aynı merdiveni kullandığımız halde, komşumuzun vefatını geç duyuyor, hatta cenazesine bile katılamıyoruz.

Millet olarak asırlardır hayatımızı düzenleyen sayamadığımız güzellikteki bu ve benzeri değerleri maalesef kaybediyoruz. Ne sevincimizi, ne de üzüntümüzü yeterince paylaşmıyoruz. Oysa ki sevinçlerin paylaşıldıkça çoğaldığını, üzüntülerin paylaşıldıkça azaldığını hepimiz gayet iyi biliyoruz.

Çoğu zaman selamlaşmıyoruz bile.Günaydın, iyi günler, hayırlı işler demek sanki ağır gelir oldu insanımıza.

Sahip olduğumuz nimet’e şükrün, zahmet’e sabrın azalmasıyla anlıyoruz ki ; sabır ve şükür kavramları da kaybolmaya yüz tutmuş.

Var olanın kıymetini bilmek ve bunları yaşamak, yaşatmak elbette güzel ve değerlidir.

Allah sonumuzu hayır etsin diyelim ve işi yine Allaha havale edelim.